Gecekondunun Tapusu Olur Mu? Felsefi Bir Bakış
Bir sabah, geceyi geçirdiğiniz bir sokakta yürürken, farklı hayatların ve farklı zamanların izlerine tanıklık ediyorsunuz. Biri, elinde paketini taşırken geçiyor, diğeri evine giden yolda yeni başlamış bir işin düşünceleriyle ağır adımlarla yürüyor. Gecekondular, bazen bu sokakların arka yüzünde, şehirlerin görünmeyen köşelerinde şekillenir. Peki, bir gecekondu, üzerinde tapusu olan bir mülk haline gelebilir mi? Mülk, hak, sahiplik… Bu üç kavram, aslında çok daha derin felsefi soruları gündeme getiriyor. Gecekondunun tapusu, yalnızca bir evin ve sahibinin ötesinde, toplumun ve bireyin varoluşu, hakları ve etik sorumlulukları hakkında da düşündürücü bir sorudur.
Bu yazıda, “Gecekondunun tapusu olur mu?” sorusunu, felsefi bir çerçeveyle inceleyecek ve bu meseleye etik, epistemolojik ve ontolojik bakış açılarıyla yaklaşacağız. Ayrıca, farklı filozofların görüşlerini karşılaştırarak, günümüzün tartışmalı sosyal yapılarında bu tür bir sorunun nasıl şekillendiğini analiz edeceğiz.
Gecekondu ve Mülkiyet: Felsefi Temeller
Ontolojik Perspektif: Mülkiyet Nedir?
Ontoloji, varlık felsefesi olarak tanımlanır ve varlığın doğasını, gerçekliği sorgular. Gecekondunun tapusu olup olamayacağı sorusu, aslında mülkiyet kavramının ontolojik sorgulamasıyla yakından ilişkilidir. Mülkiyet, sadece bir eşyaya veya toprağa sahip olmak değil, o mülkün gerçekliğini kabul etmek anlamına gelir. Bu noktada, “Mülkiyet nedir?” sorusu devreye girer. Mülk, fiziksel bir sahiplik mi gerektirir, yoksa bir toplumun hukuk düzeninin kabul ettiği sosyal bir gerçeklik midir?
Hegel’in toplumsal sözleşme anlayışına göre, mülkiyet, yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda toplumsal bir kabuldür. Bir kişi, belirli bir mülke sahip olabilmek için toplumun bu mülkü ona ait olarak tanıması gerekir. Hegel’e göre, mülk bir insanın özgürlüğünün bir ifadesidir; çünkü o kişi, toplum içinde kendini var etme ve özgürlük arayışında bu mülkü kullanacaktır. Peki, gecekonduya sahip bir kişi bu özgürlüğü hissedebilir mi? Bu sahiplik, sadece bireysel bir şey değil, bir toplumsal hak olarak da değerlendirilmeli midir?
Günümüz kapitalist toplumlarında ise mülkiyet, genellikle hukuksal bir belge ve toplumsal normlarla tanımlanır. Bir gecekondu, hukuki olarak tapuya sahip değilse, devlet ve toplum tarafından “gerçekten var” kabul edilmez. Bu, varoluşsal bir problem yaratır: Gerçekten var olan bir şeyin toplum tarafından yok sayılması, ontolojik bir çelişki yaratır. Gecekondu, fiziksel varlığıyla orada duruyor ama hukuken “gerçek” sayılmıyor.
Epistemolojik Perspektif: Gecekondunun Bilgisi
Epistemoloji, bilgi felsefesidir ve “bilgi nedir?” sorusunu sorar. Gecekondunun tapusu, aslında yalnızca hukuksal bilgi ile sınırlı bir mesele değildir. Bu mesele, aynı zamanda toplumun bilgiye ve bilginin gücüne dayalı bir sorgulamasıdır. Gecekondunun tapusu olup olmaması, toplumun hangi bilgileri kabul ettiğine ve bu bilgilerin nasıl yapılandığına bağlıdır.
Burada karşımıza Michel Foucault çıkar. Foucault, bilgi ile güç arasındaki ilişkiyi sıkça vurgular. Hukuk, devlet ve toplumsal kabul, bir tür epistemolojik hegemonyadır. Gecekondular, toplumun “doğru” bilgi anlayışına karşı gelen yapılar olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapılar, “gecekondu” kavramıyla etiketlendikçe, değersizleştirilir ve dışlanır. Oysa ki, gecekondu sahipleri için bu yapılar, sadece fiziksel değil, aynı zamanda kültürel ve duygusal bir bilgi oluşturur. Gecekondu, toplumun dışladığı bir bilginin ta kendisidir; kendi içindeki dayanışma, güç, hayatta kalma bilgisiyle, aslında varlıklarını sürdürürler.
Bu epistemolojik perspektiften bakıldığında, gecekondu sakinlerinin sahip olduğu bilgi, onların sosyal gerçekliğini ve dünyaya bakış açılarını şekillendirir. Gecekondular, toplumsal marjinalleşme ile doğrudan ilişkilidir, ancak bu marjinallik, aynı zamanda gizli bir bilgi olarak varlık gösterir. “Gecekondunun tapusu olur mu?” sorusu, bilgi ve gücün karşılıklı bir mücadeleye dönüştüğü bu epistemolojik çerçeveyle de cevaplanabilir.
Etik Perspektif: Gecekondular ve Toplumsal Sorumluluk
Etik, doğru ve yanlış arasındaki farkı sorgular. Gecekondunun tapusu olup olamayacağı, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve etik bir sorundur. Herkesin ev sahibi olma hakkı var mıdır? Gecekondularda yaşayanların bu hakları toplumsal sorumluluk kapsamında değerlendirilmeli midir?
John Rawls’un adalet teorisi, bu sorunun etik açıdan incelenmesine yardımcı olabilir. Rawls, toplumda en dezavantajlı grupların, en avantajlı gruplar kadar haklara sahip olması gerektiğini savunur. Eğer gecekondu sakinleri, yaşam alanları açısından haklarına sahip olamıyorsa, bu bir adaletsizlik anlamına gelir. Rawls’a göre, toplumun en dezavantajlı kesimleri, daha fazla yardıma ve hakka sahip olmalıdır, çünkü toplumsal adalet, bu kesimlerin yaşamını iyileştirmekle mümkündür.
Bir diğer etik düşünür, Martha Nussbaum, yaşam hakkını, sağlık ve eğitim gibi temel haklarla birleştirerek, insan onurunu savunur. Gecekondu kültürü, bir bakıma bu onuru korumaya çalışırken, adaletin bir parçası olmaktan dışlanır. Gecekonduların tapusunun olması, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda bu temel insan haklarının bir garantisi olurdu.
Sonuç: Gecekondunun Tapusu Olur Mu?
Gecekondunun tapusu olur mu sorusu, aslında çok daha derin bir soruya açılır: Mülkiyet, toplumun kabul ettiği bir hak mıdır? Bir şeyin varlık kazanabilmesi için, onu tanıyan bir toplum ya da hukuk düzeni gereklidir. Ontolojik, epistemolojik ve etik açılardan, gecekondu sorunu, yalnızca evlerin hukuki durumuyla sınırlı değildir; bu, toplumun bilgiye, güce ve adalete bakış açısının da bir yansımasıdır.
Bir gecekondu, fiziksel olarak var olabilir; ancak hukuken, toplumsal olarak ve etik olarak var olabilmesi, toplumsal sorumluluklar ve adaletle doğrudan ilişkilidir. Gecekondu sahipleri, çoğu zaman bu toplumsal kabulü arayan varlıklardır. Peki, bu kabulün sağlanması, sadece bir tapu ile mi mümkün olur? Yoksa toplumsal bir dönüşüm ve kabul, bu mülklerin gerçekten “var” kabul edilmesini sağlar mı?
Sizce, gerçek mülkiyet hakkı, yalnızca tapu ile mi tanımlanabilir? Gecekonduların tapuları, sadece fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve etik bir dönüşüm mü gerektiriyor?