Kayseri’nin Soğuk Sabahları ve Aklımda Kalan İlk Kırılma
Kayseri’de kış sabahları farklı olur. Hava sadece soğuk değildir, insanın içine de işler. O sabah da öyle bir sabahtı. Gökyüzü griydi, apartmanların camları buğulu, sokaklar sessizdi. Ben ise cebimde buruşturulmuş bir kâğıtla yürüyordum; hastane randevusu. O kâğıtta yazan şeyin ne kadar ağır bir anlam taşıdığını o an tam kavrayamamıştım.
Yanımda Mert vardı. Çocukluk arkadaşım. Konuşkanlığıyla bilinir ama o gün o bile sessizdi. Sanki kelimeler bile üşümüştü. Hastane koridoruna girdiğimizde steril kokular, beyaz ışıklar ve aceleyle yürüyen insanlar arasında kendimi fazlalık gibi hissettim. İçimde tuhaf bir sıkışma vardı, tarif edemediğim bir endişe.
O gün aslında hayatımın küçük bir çatlağından içeri sızan bir gerçeğin ilk adımıydı. O çatlak zamanla büyüyecek, bazı şeyleri geri dönülmez biçimde değiştirecekti.
Arkadaşım Mert ile Hastanede Bekleyiş
Bekleme salonunda otururken Mert sürekli telefonuyla oynuyordu ama onun da dikkati dağınıktı. Ben ise duvarda asılı saat tik tak ederken içimdeki düşünceleri susturamıyordum. Bir süredir garip şeyler oluyordu.
Sağ bacağım bazen sebepsiz yere uyuşuyor, elimdeki bardaklar hafifçe titriyordu. Bunu önce yorgunluğa yordum. Sonra strese. Sonra “geçer” dedim. İnsan kendine hep böyle der zaten, geçer.
Ama geçmemişti.
Doktorun odasına çağrıldığımızda kalbim normalden hızlı atmaya başladı. Sanki içimde bir şey “şimdi duyacaklarına hazır değilsin” diye fısıldıyordu.
Emes Hastalığı Nedir Diye İlk Kez O Gün Duymam
Doktorun ağzından ilk kez o kelime çıktı: “Emes.”
Sonra daha teknik bir açıklama geldi. Sinir sistemi, bağışıklık, beyin ve omurilik… Kelimeler havada asılı kaldı ama ben sadece “kronik” ve “ilerleyici olabilir” kısımlarını duydum.
O an içimde bir boşluk oluştu. Sanki biri içimden bir parçayı alıp yerine soğuk bir şey koymuş gibiydi.
Daha sonra öğrendim ki Emes hastalığı, tıp dilinde Multiple Sclerosis olarak bilinen bir durumdu. Vücudun kendi savunma sisteminin yanlışlıkla sinir sistemine saldırdığı, iletilerin yavaşladığı, bazen kesintiye uğradığı bir hastalık.
Ama o an bunların hiçbiri bilgi gibi gelmedi. Hepsi birer yankıydı. Uzak ve gerçek dışı.
Mert bana bakıyordu. Gözlerinde “şu an ne hissediyorsun?” sorusu vardı ama ben cevap veremiyordum. Çünkü hissettiğim şey tek bir duygu değildi. Bir karışımdı: korku, inkâr, şaşkınlık ve en çok da hayal kırıklığı.
Belirtiler ve Gerçeğin Yavaş Yavaş Ortaya Çıkışı
Mediasun okurlarına özel bu yazımızda “Emes hastalığı nasıl bir hastalıktır” konusunu derinlemesine inceliyoruz.
O gün eve döndüğümde Kayseri’nin soğuğu artık dışarıda kalmıştı ama içimde taşınmıştı. Odama girdim, montumu bile çıkarmadan yatağa oturdum. Telefonum çaldı, açmadım.
Kafamda tek bir soru dönüyordu: “Ne zaman başladı?”
Aslında geriye dönüp baktığımda her şey daha önce başlamıştı.
Bir Elin Titremesi, Bir Adımın Gecikmesi
Market poşetlerini taşırken sağ elimdeki hafif titreme… Merdiven çıkarken bir basamağı kaçırmam… Sabahları uyanınca hissettiğim o garip ağırlık…
Hepsini önemsememiştim. Çünkü insan kendi bedenine güvenmek ister. Onu sorgulamak istemez. Ben de sorgulamadım.
Ama şimdi o küçük işaretler birer birer büyüyüp gözümün önüne diziliyordu. Sanki hayatım bana “ben buradaydım ama sen görmedin” diyordu.
O gece ilk defa korktum. Gerçek anlamda. Sadece hastalıktan değil, belirsizlikten.
Emes (MS) ile Yüzleşmek
Günler geçtikçe yeni bir düzen oluştu. Randevular, testler, ilaçlar… Ama en çok da bekleyiş.
Beklemek yorucuydu. Çünkü her bekleyiş “ya daha kötüye giderse?” sorusunu yanında getiriyordu.
Bir yandan da internetten okumaya başladım. Ama her sayfa başka bir şey söylüyordu. Kimisi hafifti, kimisi ağır. Kafam karışıyordu.
En net öğrendiğim şey şu oldu: Bu hastalık her insanda farklı ilerliyordu. Kiminde uzun yıllar hafif seyrederken, kiminde daha zor olabiliyordu. Ama kesin olan tek şey vardı: belirsizlik.
Ve belirsizlik insanın zihnini kemiriyordu.
İçimdeki Savaş
Bazı günler kendimi güçlü hissediyordum. “Devam edeceğim” diyordum. Bazı günler ise sabah kalkmak bile ağır geliyordu.
En zor kısmı, dışarıdan kimsenin bunu tam olarak görememesiydi. İnsanlar seni normal görüyordu ama senin içinde sürekli bir fırtına vardı.
Bir gün Mert’le yine dışarı çıktık. Erciyes’in silueti uzaktan görünüyordu. O an dedim ki: “Ben bu manzarayı eskisi gibi görebilecek miyim?”
Mert hiçbir şey söylemedi. Sadece yanımda yürüdü. Bazen en büyük destek, sessizliktir.
İçsel Duygular: Hayal Kırıklığı, Umut ve Öfke
Kendime kızdığım çok oldu. Neden ben? diye sordum. Sonra bu sorunun aslında bir yere varmadığını fark ettim. Çünkü cevap yoktu.
Hayal kırıklığı en çok kendimeydi. Bedenime, planlarıma, geleceğe dair kurduğum hayallere…
Ama sonra başka bir şey oldu. Küçük bir şey. Bir sabah uyandım ve gün ışığı odamın perdesinden içeri süzülüyordu. O an düşündüm: “Hâlâ buradayım.”
Bu cümle basit ama çok güçlüydü.
Umut, büyük bir ışık gibi gelmedi bana. Daha çok küçük bir kıvılcım gibi geldi. Bazen sönüyor gibi oluyor, bazen yeniden parlıyordu.
Günlük Sayfalarım
Yazmaya başladım. Eskiden de günlük tutardım ama bu farklıydı. Artık kelimeler sadece anıları değil, mücadeleyi de taşıyordu.
Bir sayfada şunu yazmışım:
“Bugün bacağım yine uyuştu ama ben yine de dışarı çıktım. Küçük bir zafer gibi.”
Başka bir sayfada:
“İnsan en çok kendi bedenine yabancı olunca yalnız hissediyor.”
Bu satırları yazarken ağlamışım. Hatırlıyorum.
Ama garip bir şekilde yazmak iyi geliyordu. Sanki içimdeki ağırlığı kâğıda bırakıyordum.
Kayseri’de Hayat Devam Ederken
Şehir değişmiyordu. Kayseri aynı Kayseri’ydi. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula koşuyor, tramvaylar aynı sesle geçiyordu.
Ama ben değişmiştim.
Erciyes’e baktığımda artık sadece bir dağ görmüyordum. Aynı zamanda sabrı görüyordum. Direnci görüyordum.
Bazen kendimi şehirden kopmuş hissediyordum. Ama sonra şunu fark ettim: hayat kopmak değil, yeniden bağ kurmak zorundaydı.
Umarız “Emes hastalığı nasıl bir hastalıktır” hakkındaki bu rehber işinize yaramıştır. Mediasun ailesiyle kalmaya devam edin!
Son Sahne: Umudun Sessizliği
Bir akşamüstü Mert’le yine yürüyorduk. Hava serindi ama bu sefer soğuk rahatsız etmiyordu.
Bir bankta oturduk. Gökyüzü turuncuya dönüyordu. Sessizdik.
O an içimde garip bir sakinlik vardı. Ne tamamen iyi ne tamamen kötüydü. Sadece… devam eden bir şeydi.
Emes hastalığı hayatıma girmişti. Bunu inkâr edemezdim. Ama hayatımı tamamen ele geçirmiş miydi? Bundan emin değildim.
Çünkü hâlâ gülüyordum. Hâlâ yürüyordum. Hâlâ yazıyordum.
Ve en önemlisi, hâlâ hissediyordum.
Belki de mesele buydu. Bitmemek değil, devam edebilmekti.
Kayseri’nin akşam ışıkları yavaş yavaş yanarken içimde küçük bir cümle belirdi:
“Ben buradayım.”